Osmanlı Devletinde Demokrasi

2008-02-03 00:20:00

OSMANLI DEVLETİ DÖNEMİNDE

DEMOKTATİK HAREKETLERİN SONUÇLARI:

 

 

           Osmanlı devleti 1789 yılında yapılan Fransız İhtilali ile ortaya çıkan demokrasileşme hareketlerinden ve yeni düşünce hareketlerinden etkilenmiştir. Fransız İhtilali ile kabul edilen İnsan Haklarının Anayasa ile güvence altına alınması ve Hürriyet Eşitlik, Adalet gibi kavramlar Avrupa da hızla yayılmıştır. Osmanlı devleti içinde etkili oldu. Birçok milletin yaşadığı Osmanlı Devleti Özellikle milliyetçilik akımlarından çok etkilenmiştir. Fransız İhtilalinin Osmanlı devletinde etkileri madbaganı  getirilmesine en önemlisi ise Tanzimat Fermanının ilanına ve ıslahat hareketlerinin hızlanmasına neden olmuştur.

 

        A-Tanzimat Fermanı ve Islahat Hareketleri sonucunda Osmanlı Ülkesişndeki DEMOKRASAİLEŞME  Çabaları:

 

      a) Tanzimat Fermanı 1839

        Tanzimat Fermanına kadar olan sürede Osmanlı devleti Batı Avrupadaki gelişmeleri iyi izlememiş ve elindeki  gücü sürekli olarak harcamıştır. Devletin içinden ve dışından gerçekleşen siyasal ve sosyal demokratik ve siyasal , sosyal ,ekonomik ve bilimsel değişmeler Osmanlı devletini bu değişikler karşısında bazı gerekli değişikleri yapmaya zorlamıştır. Bazı Osmanlı hükümdarları bu değişiklikleri yapmak istemelerine rağmen başta Yeni Çeriler ve gerici akımlar bu değişikleri zaman, zaman engellemişlerdir.

         1808 Yılında tahta çıkan II: Mahmut bu değişiklerin ve Islahatların yapılmasın çok istiyor fakat uygun zamanı yakalayabilmek için uygun zamanın oluşmasını bekliyordu. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Abdülmecit Mustafa Reşit Paşaya büyük yetkiler verdi. Mustafa Reşit Paşa Batı Avrupadaki gelişmeleri de inceleyerek bir FERMAN HAZIRLADI  ve bu fermanı İstanbul da bulunan Gülhane Parkında Okudu. Bu fermana onun için GÜLHANE HATTI HUMAYUMU denilmektedir. Bu ferman Osmanlı Devletinde batılı anlamda ve demokratik gelişmeler anlamında en önemli yazılı belge olup “Herkesin Kanun Önünde eşitliğini açıklayan” çok önemli bir gelişmenin başlangıcını oluşturmaktadır.

           Osmanlı ülkesinde 1839 yılı ile 1876 yılları arsında yaşanan ve ıslahatların hızla yapıldığı bu döneme Tazminat dönemi denir. Bu devirde modern anlamda eğitim ve öğretime önem verilmiş, Devletin yönetime ait kanunlar yapılmış, Adliye ve Maliye ilgili yeni düzenlemeler getirilmiştir Ayrıca Müslüman ve Hıristiyan herkesin mal ve can güvenliği sağlanmıştır.

 

         b) Islahat Fermanı (1856)

         1856 Yılında Fransa ve İngiltere Osmanlı Ülkesine yaptığı yardımlar karşılığında Hıristiyan azınlığa karşı bazı ek hakların daha verilmesini istediler Osmanlı devleti ise Islahat Fermanını yayınladı. Islahat Fermanı  Tanzimat Fermanı yer alan esaslar doğrultusunda  hazırlandı. Bu fermanla Müslüman ve Müslüman olmayan Osmanlı Ülkesinde yaşayan bütün Osmanlı halkı eşit sayıldı.

 

       c) Birinci Meşrutiyetin İlanı (1876 )

         Meşrutiyeti ilan edeceğine söz verem II.Abdül Hamit 1876 yılında tahta çıkarıldı ve bir anayasa hazırlandı 23 Aralık 1876 tarihinde anayasa yürürlüğe konularak Meşrutiyet ilan edildi. Bunun sonucu olarakta Osmanlı Ülkesinde ilk defa Meclisi Mebusan (Millet Vekilleri Meclisi) ve Meclis-i Ayan  kuruldu Meclis-i Mebusan Üyelerini Halk Meclis-i Ayan üyelerini Padişah Seçecekti Birinci Meşrutiyet pek uzun sürmedi 1877-1778 yıllarında çıkan  Osmanlı Rus savaşı nedeni ile meclis kapatıldı

 

      d) İkinci Meşrutiyet: (1908)

      II.Abdül Hamit Yetkisini kullanarak Meçlisi kapatmış ve ülkeyi tek başına yönetmeye başlamıştı. Bunun  üzerine bazı Osmanlı aydınları İttihat Ve Terakki Cemiyetini kurdular. Bu cemiyetin amacı Padişaha Meşrutiyeti yeniden kabul ettirmekti. Bu sırada Makedonya da yaşanan karışıklıklar nedeni ile Binbaşı Niyazi bey ile Enver bey ayaklanma çıkardılar ve padişah ayaklanmanın büyümemesi için II. Meşrutiyeti 1908 yılında yeniden ilan etti anayasa yeniden yürürlüğe girdi Mebuslar meclisi ve Ayan Meclisi yeniden toplandı Yeni yasalar yapıldı.  Bu yenilikler ve demokrasi hareketlerinde Osmanlı devletini yeni bunalımlardan koruyamadı. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar devlet hep kan kaybetti . Nihayet Demokratik nitelikleri tam anlamı ile taşıyan  Türkiye Cumhuriyetinin kuruldu. Bu döneme kadar olan demokratikleşme hareketlerinin sonuçlar aşağıda daha ayrıntılı bir biçimde sunulmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

B-ANAYASA HUKUKU VE İNSAN TEMEL HAKLARI AÇISINDAN DEMOKTATİK HAREKETLERİN SONUÇLARI

           Osmanlı İmparatorluğu, devlet yönetim sistemi bakımından, mutlak bir monarşiydi. Bütün devlet yetkileri padişahta toplanmıştı. Osmanlı İmparatorluğunda, Batıda olduğu gibi 18. ve 19. yüzyılda anayasal bir devlet düzenine geçil emememiştir.

Bunun nedenlerinin genel olarak

a) Askeri,

b) İslami

c) Yapısal nedenler

olmak üzere üç noktada toplanabileceği belirtili.

           Osmanlı İmparatorluğu’nda anayasal gelişmenin ilk adımı olarak, 1808 yılında merkezi hükümetin temsilcileri ile ayan arasında kabul edilip imzalanan “Sened-i İttifak” gösterilir.

          Sened-i İttifak; Ayanın Saraya karşı bir denge kurma denemesidir; ancak başarılı olamamıştır. Bu Senet’le, devlet işlerine resmi sıfatı haiz memurlardan başkasının karışamayacağı, iktidarın kullanılmasına sadrazamın katılacağı ve bundan dolayı kendisinin sorumlu olacağı gibi hükümler yer almış, buna karşı ayan temsilcileri, içlerinden birinin devlete karşı ayaklanması halinde bunun bastırılmasına yardımcı olmayı taahhüt etmişlerdir. 

              Tanzimat Fermanı;  Daha sonra Gülhane Hattı Hümayunu (1839) ile başlayan Tazminat dönemindeki hareketler de, Sarayın otoritesini güçlendirici reform girişimleri olup iktidarın sınırlandırılması sonucunu doğurmayacaktır. Sarayın otoritesinin sınırlandırılması isteği, halk yığınlarından değil, fakat aydınlardan (Genç Osmanlılar) gelecekti.

              Kanun-i Esasi; İlk yazılı anayasa olan 1876 Kanun-i Esasi aydınların eseri olan bir anayasadır. 1876 Anayasası, “Meclis-i Umumi” adını alan, birisi seçimle diğeri padişahın atamasıyla oluşan iki meclisten meydan gelen bir parlamento kurmuştur.

                    Ancak Parlamentonun yetkileri hayli dar tutulmuştur. Örneğin bir parlamento üyesinin kanun teklif edebilmesi için, önce padişahtan izin alması gerekliydi. Her iki meclisçe kabul edilen tasarılar, padişahın onayı olmadan yürürlüğe giremezdi.  Padişah istediği zaman seçimle kurulan meclisi feshedebilme yetkisine sahipti.

                   Nitekim 1878 yılında Padişah II Abdülhamit, Anayasa’daki bu yetkisinden yaralanarak meclisi dağıtmış ve ülkeyi tekrar mutlak monarşi ile yönetmeye başlamıştır. Bu dönem II. Meşrutiyete kadar devam eder.

                  II. Meşrutiyet, 1908 yılında, “Genç Türkler” adı verilen bir muhalefet hareketinin etkisi ve 1908 yılında Rumelide’ki askeri birliklerin isyanı sonucu, Kanun-i Esasinin yeniden uygulanmaya konduğu dönemdir. 1909 yılında; Kanun-i Esasi’de yapılan değişikliklerle, demokratik bir meşruti monarşi anayasası yaratıldı ve Osmanlı İmparatorluğunda, parlamenter bir sisteme geçilmiş oldu. Anayasa’daki Padişahın meclisi feshetme hakkı, kanun teklif edebilmek için padişahın izninin alınması zorunluluğu yapılan bu değişikliklerle kaldırıldı.

                 II. Meşrutiyet ve onun getirdiği anayasa değişiklikleri daha geniş kapsamlı bir “aydın hareketi” olmuştu.

                   İstanbul işgal altında olduğu için kurulan yeni parlamento olan TBBM 23 Nisan 1920 de Ankara’da toplanır ve 1921 tarihli kısa bir anayasa olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilir. 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, aslında bağımsızlığa kavuşacak yeni Türk Devletinin anayasa düzeni ile ilgili olup, egemenlik anlayışındaki köklü devrimci bir değişikliği içerir. Egemenliğin millete ait olduğu ilk defa bu anayasa ile ifade edilir. Osmanlı anayasalarından temel farkı, bütün yetkilerin TBMM’nde toplanması ve yürütmenin artık yasamadan çıkan ve ona tabi olan bir organ olmasıdır. 

 

               II- YÖNETİM (İDARE) VE YÖNETSEL YARGI HUKUKU ACISINDAN

                   GETİRİLEN YENİLİKLER :

            Yönetim hukuku Kara Avrupa sı ülkelerinde özellikle XIX yüzyılın sonlarına doğru gelişmeye başlamış bir hukuk dalıdır. Türkiye’de yönetim hukuku, Osmanlının Tanzimat dönemleri içerisindeki batılılaşma çabaları içinde, Fransa örnek alınarak, hukuk sistemindeki yerini almıştır. İlk alınışında olduğu gibi bu gün de yönetim hukukumuz geniş ölçüde Fransız Hukukunun etkisinde olmakla birlikte, özgün bir gelişme göstermektedir. Türkiye’de yönetim hukukunun temel anlayışı, Fransa’dan farklı olarak, biçimsel anayasalarda yer alır,  . İdari yargıdaki en yüksek mahkeme konumundaki Danıştay ilk defa Tanzimat döneminde kurulmuş, böylelikle adliye maskelerinin yanında bir de idari yargı kabul edilmiştir.

 

          III- CEZA VE  HUKUKU VE İNSAN HAKLARI YÖNÜNDEN ISLAHATLAR:

            Osmanlı İmparatorluğu Döneminde İslam hukuku esasları uygulanmaktaydı. Ancak özellikle ilk defa 1858 tarihinde çıkarılan Ceza Kanunnamem Hümayunu ile dini kayıtların etkisinden kurtulmuş, uygar dünyanın hukuk hükümlerine bağlı bir kanun meydana getirme amaçlanmıştır Bu kanunun 1810 tarihli Fransız Ceza Kanunu’nun bir tercümesidir. Fakat bazı yerlerinde şer-i hukuku ilgilendiren hükümler de eklenmiştir, sözgelimi, diyet kurumu muhafaza edilmiştir. Ayrıca Fransa’da cezalandırılmış bulunan birden fazla evlilik bu Kanunda cezalandırılmamıştır. 1926 yılına kadar yürürlükte kalmış ve halen yürürlükte bulunan 1926 tarihli TCK yürürlükten kaldırılmıştır.

          1858 tarihli Kanunu hazırlayanlar ceza hukukunu din etkisinden arındığıma amaçlarını gerçekleştirememişlerdir. Kanunda şeriat hükümlerinin de uygulanacağı belirtilmekteydi, adliye mahkemeleri tarafından yeni kanuna göre cezalandırılan bir suçun, şehriye mahkemeleri tarafından bir de İslam Hukukuna göre muhakemesinin yapılmasına olanak tanımaktaydı.

            İslam ceza hukukunda suçlar üçe ayrılmaktaydı:

             1) Allah’ın haklarına karşı işlenen suçlar; had cezası ile cezalandırılan ve temelde dinsel nitelik gösteren, ancak zina, zina iftirası, hırsızlık gibi, bazı suçları da kapsayan suçlardı. Bunlar Kur’ anda gösterilmiş, cezaları değişmez biçimde belirlenmiş olan ve şikayet bulunmasa da kovuşturma yapılan suçlardı.

          2) Kulların haklarına karşı işlenen suçlar; adam öldürme, yaralama, çocuk düşürme gibi suçlardı. Bunların sadece kişileri ilgilendirdiği kabul edilir ve ilgilinin dava etmesi üzerine kovuşturulması söz konu olurdu. Bu suçlarda kısas uygulanabilir ve af ya da sulh geçerli olurdu. Mirasçılardan sadece birinin faili affetmesi, kısas hakkını düşürür ve bu hak tazminat türünden bir bedel ödenmesine dönüşürdü. Buna diyet denirdi.

          3) Taziren cezalandırılan suçlar, Allah’ın ve kulların haklarına karşı suçların dışında kalan ve devlet başkanının cezalandırma hakkının bulunduğu suçlardı. Hangi eylemlerin bu şekilde cezalandırılacağı takdire bırakılmış olup, kesin biçimde belirlenmiş değildi. 

 

IV-             VERGİ VE VERGİ USUL HUKUKU  YÖNÜNDEN YAPILAN

          YENİLİKLER:

           Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam dininin vergilendirmeye ilişkin kuralları geçerliydi. Bu kurallar gereğince alınan vergilere şeri vergiler denmekteydi. Aynı zamanda padişahın da sınırsız vergilendirme gücü bulunmaktaydı. Şeri vergilerin yanında padişahın koyduğu örfi vergiler de vardı. Bu vergiler konulurken örf ve gelenekler göz önüne alınarak bölgesel farklılaşmalar yapılmaktaydı.

        Osmanlı İmparatorluğu merkeziyetçi bir vergi idaresi kuramamış ve batılı anlamda, gelirleri düzenli ödenen vergilere dayanan bir “vergi devleti” olamamıştı. Bunun başlıca nedeni olarak Osmanlı Vergi Sisteminin, toprak düzeni ve askeri düzenle iç içe geçmesi gösterilir. Tımar sistemi çerçevesinde vergi gelirlerinin önemli bir bölümü belli kamu görevlilerine ayrılmıştı. Tımar sistemi dışında kalan vergiler ise iltizam yöntemi ile tahsil ediliyordu. Bu yöntemde belli bölgelerin vergilerini toplama hakkı arttırma yolu ile mültezimlere devrediliyordu. Mültezimler ise daha fazla vergi toplamak için halka baskı yapıyorlardı.

                   18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerek vergi tahsilini gerek yükümlülükleri güvence altına alabilmek için, halk tarafından seçilen ve “ayan” adı verilen kişilere vergi tahsili yapma yetkisi verildi. Ayanlar önceleri halkı mültezimlere karşı koruyorlardı. Ancak daha sonra mültezimlerle uzlaştılar ve kendileri de iltizam almaya başladılar. İmparatorluk zayıfladıkça ayanların bölgesel güçleri de arttı. 1804 tarihli Sened-i İttifak ile padişahın vergilendirme gücü ayanlar lehine sınırlandırıldı. Senedi İttifak gerek vergilendirme gücünün sınırlandırılış biçimi, gerek etkileri yönünden Magna Carta ile yakın benzerlik göstermektedir.

                     Osmanlı İmparatorluğu bir yandan kapitülasyonlar bir yandan da sanayileşmeye ayak uyduramaması nedeniyle borçlarını ödeyemez duruma gelmiş, bunun sonucunda da mali egemenliğini yitirmiştir. 1881 yılında alacaklı devletlerin temsilcilerinden oluşan ve ikinci bir maliye bakanlığı gibi görev yapan Düyunu Umumiye İdaresi kurularak, bazı vergileri toplama yetkisi verilmiştir.

   .

          V-     İŞ VE SOSYAL GÜVENLİK  YAPILAN YENİLİKLER:

              Osmanlı döneminde iş hayatıyla ilgili en önemli düzenleme, kısaca “Mecelle” diye anılan kanundur. Mecelle, işçi ve işverenlerin iş ilişkilerini tam bir özgürlük içinde düzenleyebileceklerini kabul etmişti. Mecelle’den önce 1869 tarihinde iş yaşamını düzenleyen bazı düzenlemeler de çıkarılmıştır. Örneğin madenlerde çalışma zorunluluğu kaldırılmış, fakat sendika kurma ve grev yapma imtiyazlı şirketler ile kamu yararına kurulu kurumlarda yasaklanmıştır.

          Çalışma ilişkilerinin düzenlenmesinde genel olarak esnaf kuruluşları (loncalar) tarafından oluşturulan kurallar belirleyici rol oynamaktaydı. Her meslek ve sanat dalı için bir lonca oluşturulmuştu. Bu kuruluşlarda çıraklık, kalfalık ve ustalık biçiminde hiyerarşik bir ilerleme söz konusuydu. Oldukça demokratik esaslar geçerliydi. Ayrıca kurulan “Orta Sandığı” yaşlılık, hastalık, sakatlık ve ölüm gibi hallerde lonca mensuplarına veya geride kalanlara yardım götürmekteydi.

 

 

          VI-ÖZEL HUKUK YÖNÜNDE GETİRİLEN DEĞİŞİKLER:

           Dünyada başlıca dört hukuk sistemi vardır; Kıta Avrupa sı, Anglo-Akson, İslam ve Sosyalist Hukuk Sistemleri. Türk hukuk sistemi yazılı biçimde derlenmiş olan Kıta Avrupası hukuk sistemine dahildir. Bu sebeple Türk Hukuk Sistemi de kamu hukuku-özel hukuk ikili ayrımına dayanır, yargı ayrılığı vardır ve yargı kararlarına hukukun yardımcı kaynakları olarak değer verilir. Hukukun derlenmesi faaliyetlerinin başlıca sebepleri ise şunlardır; ülkenin hukuk yaşamında birlik ve kesinlik sağlanması, yani önceden herkesçe bilinebilecek bir açıklığa kavuşturulması, ulus devletlerin kurulması ile ulusal hukuk düzeninin oluşturulması, dağınıklığın giderilmesi, hukukun yabancı hukuk kurallarından arındırılması. Ancak Kıta Avrupamsında derleme hareketi her ülkede görülmemiştir. Fransa, Almanya, İsviçre, Avusturya, İtalya derleme hareketine girmiş belli başlı ülkelerdir. Türkiye gibi bir çok ülke, bu ülkelerin yaptıklarından yola çıkarak ve genellikle de aktarma yolunu izleyerek hukuk düzenlerini oluşturmuşlardır.

Osmanlı Devletinde ilk derleme çalışmalarına 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ile başlanmış ve derleme çalışmalarının batılı esaslara göre yapılması hükme bağlanmıştır. 1850 tarihli Kanunname-i Ticaret, eşya hukuku alanında 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi, 1875 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu Fransız örneklerinden esinlenerek yürürlüğe konulmuştur. 1917 yılında yerli düzenleme niteliği taşıyan Aile Hukuku Kararnamesi çıkarılmıştır.

VI-             MEDENİ HUKUK YÖNÜNDEN GETİRİLEN YENİLİKLER

           Türkiye’de medeni hukuku kanunlaştırma çalışmaları üç aşamada incelenir: Tazimatla başlayan kanunlaştırma çalışmaları, İstiklal Savaşının kazanılmasından sonraki çalışmalar ve eski Türk Kanunu Medenisi’nin hazırlanması ve kabulü, nihayet yeni Türk Medeni Kanunun hazırlanması ve kabulü ne kadar bu çalışmalar sürmüştür.  Tanzimat döneminde ilk kanunlaştırma hareketleri toprak hukuku ile borçlar hukuku alanında olmuştur. Avrupalılarla olan ticari ve ekonomik ilişkiler gittikçe gelişmiş, bu sebeple Fransız Ticaret Kanunundan Türkçeye çevrilerek aynen alınan Ticaret Kanunu yapılmıştır.

 

            Osmanlı İmparatorluğu’nun hukuk sistemi tamamen dini kurallara dayanıyordu. İmparatorluk toplumunda Müslüman olmayan tebaayı, özellikle aile ve miras hukuku gibi bazı ilişkileri İslam hukuku kurallarına tabi tutmak mümkün değildi. Bu da İmparatorluğu oluşturan türlü dinlerdeki tebaaya kendi dini kurallarının uygulanmasını gerektiriyor ve ülkede tek bir hukukun uygulanmasına ve böylece hukuk birliğinin sağlanmasına engel oluşturuyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nda modern ve teknik anlamda kanunlaştırma hareketleri, daha 

 

 

 

             VII-   TİCARET HUKUKU

            Osmanlı zamanında ticaret hukuku alanında 1850 yılına kadar İslam hukuku uygulanmaktaydı. 1850 tarihinde, 1807 tarihli Fransız Code de Commerce’in maddeleri aynen çevrilerek Kanunname-i Ticaret olarak yazılı bir ticaret kanunu yürürlüğe sokulmuştur. Tüzel kişiliğe sahip şirketler ilk defa bu kanunla hukuk sistemine dahil edilmişlerdir. 1807 tarihli Fransız Code de Commerce’in maddeleri aynen tercüme edildiğinden, “kollektif”, “komandit” ve “anonim” terimleri de Türkçe kanun diline girmiştir. Ancak 1807 Code de Commerce’de limited şirketler düzenlenmemişti. I. Dünya Savaşı sonunda Alsas ve Loren Eyaletleri Fransa’ya geçince, buralarda uygulanan limited şirketler de Fransa’ya geçmiş olduğundan Fransızlar da limitet şirketleri 1925 yılında ticaret hukuku sistemlerine dahil etmişlerdir. Buradan da 1926 tarihinde yürülüğe giren Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ticaret kanunu olan eski Ticaret Kanunu ile türk şirketler hukuku sistemine dahil olmuştur.

 

         VIII- FİKRİ HAKLARIN GELİŞMESŞİ YÖNÜNDEN

         DEMEKRATİK GELİŞMELER:

         Gerçek anlamda telif hakkıyla ilgili ilk hukuki metin 1857 tarihli Telif Nizamnamesi’dir. Bu Nizamname’ye göre basılan nüshalar tükeninceye kadar, eseri basan şahsa tekel hakkı tanınıyordu.

         Osmanlı Dönemi’nde, fikir ve sanat hukukuna ilişkin en esaslı kanun 1910 tarihli “Hakkı Telif Kanunu”dur. Kanun’un amacı eser sahiplerinin haklarının korunmasıdır. Ancak eser kavramı bugünküne göre dar tespit edilmiştir. Fotoğraf eserleri, sinema eserleri ve radyo yayınları düzenlenmemiştir. Fikri mülkiyet görüşü etkisinde yazılmıştır. 1952 yılına kadar yürüdükte kalmıştır.

           Milletlerarası ilişkilerin gelişmesi ve özellikle Avrupa ülkeleriyle olan kültür alışverişi yerli ve yabancı fikir ve sanat eserlerinin milletlerarası alanda korunması zorunluluğunu doğurmuştur

 

6255
0
0
Yorum Yaz